CEMAL KIRGIZ YAZDI; “YAZ-AMA-MAK- ÜZERİNE NOTLAR…”
Fyedor Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ kitabının isimsiz kahramanının, Liza isimli karakterle yaptığı konuşmada geçer; “Dünyanın yok olması mı?”, “Çay İçememek mi?” sorusu ve sorunsalı.
“Dünya yok olabilir” der, isimsiz kahraman. “Ben çay içmekten vazgeçemem!”
“Dünyanın yok olması umurumda bile olmaz. Ama çay önemli!”
Mini kütüphaneye çevirdiğim odamda oturmuş çayımı yudumluyorum. Az önce balkondaydım. Peş peşe 2 fincan çay ve 5 tane sigarayı farkında olmadan yuvarladığımı masanın üzerindeki kül tablasına ve içindeki izmaritlere ve boş fincanlara bakınca anlıyorum. Bir başka yeni fincana yeniden çay doldurup odama giriyorum. Birçok kişi, kitapların muhteşem duvarı, rahat koltukları ve burada okumakla ve araştırmakla geçen zamanı, ‘dünyanın gürültüsünden kaçmak’ olarak nitelendirebilir. Ben de çoğu kez bunu duyumsuyorum. Ama nedense uzun aylardır bu böyle değil. Kitaplar bana, ben kitaplara, dergiler havaya, ben duvarlara bakıp duruyorum. Okumayınca yazmakta gelmiyor insanın içinden. Dünyadan çok daha gürültülü zihnimden, boktan düşüncelerden, kasvetli hayallerden, bu harikulade kütüphanemde olsam bile kaçamıyorum.
Nitelik açısından olmasa bile, nicelik açısından dünyanın gelmiş geçmiş en çok yazı yazmış adamı olan Çetin Altan’ın, bir röportajında Bursa Olay Gazetesinden bir muhabir arkadaşıma dediği gibi. “Ne kadar çok yazıyorsunuz, nasıl bu kadar yazabiliyorsunuz?” sorusuna, Çetin Altan bu muhabir arkadaşımızı odasına götürmüş ve dört duvarı içi dolu kitaplıklarla çevrili bu muhteşem kütüphanesini göstermişti.
1990’lı yılların başıydı ve bir solukta okuduğum bu röportajdan etkilendiğim en güzel bölümü bu olmuştu. Okuyamazsan, yazamazsın…
Oysa son aylarda ben; yine Çetin Altan’ın o meşhur yazısı; “Bir Tılsımı Vardır Hayatın” yazısının finalindeki gibiyim. “… Bunları tatmamışsan, ayda hiç değilse üç defa dünyanın anasını bir pula satmamışsan, kızıp vurmuyorsan yumruğunu masaya ve bir zindan parmaklarına dokunmuyorsa ellerinin gölgesi ve bir de sevdiğin bir kadının çıplak omuzlarına… Ulan o zaman niçin geldin hayata. Aybaşını düşünüp bayramda tebrik yazmak için mi? Yoksa benim gibi bir akşamın karanlığında bir koltuğa oturup bu tılsımların yandığı ışıklara bakarak kendi kendine ağlar gibi gülümsemek için mi?”
En son Haziran ayında ve Temmuz ayı başlarında deli gibi okuyor, birkaç tane de yazı yazabiliyordum. Trilye’de yapılan Uluslararası UMUDAYAZ Yazarlar Buluşması ve Kitap Fuarının da bunda etkisi olmuştu sanırım. Son gün, konuşmacılar arasına davet edilmiş, edebiyatın usta isimleriyle bir araya gelmiştim. Etkilenmemek mümkün değildi.
Şimdi Ekim ayındayız. Bir fincan çay daha doldurup, bir sigara daha yakıp, son üç aydır olduğu gibi akşamın ilk ışıklarında, tılsımları, tılsımlarımı arıyorum kendi kendime ağlar gibi gülümseyerek…
Gazeteci arkadaşlarım boş durmuyorlar. Her gün yazanı da var, günde iki tane yazı yetiştireni de. Haftalık üç beş yazıyı istikrarlı biçimde sürdüreni de. Gıptayla izliyor, okuyorum onları. Bazen de kıskanıyorum. Ancak bu kıskançlık, kötücül bir hırsla harmanlanmış duygular değil, azimlerine duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyor.Bu arada hiç okumuyor da değilim. Bursa Son Nokta Gazetesi yazarları Abidin Uyar, Erol Erkılınç ve Küba’dan yazan Uzman Dr. Yamilet Silveira Fuantes’i hiç kaçırmıyorum. Hem yazılar geldiğinde okuyorum, hem de siteye koyunca. Dediğim gibi, Bursa’nın saygın yazarı dostlarla birlikte, Bursa Son Nokta Gazetesi yazarlarını okumak keyif veriyor bana. Ancak, ben de istikrar hak getire. Gazeteciliği yazarlığı ben seçtim. Şimdi sonuçlarını yaşıyorum. Sanılanın aksine, karanlık sizi seçmez, siz birçok kere karanlığı davet edersiniz. Benim öyle oldu.
Böyle yazınca boş boş oturduğumu falan sanmayın sakın. Tanıdığım ne kadar Belediye Başkanı, Belediye Başkan yardımcısı, Basın danışmanları, Sanayici, İş İnsanı, Sivil toplum Örgütü Başkanı ve Yöneticisi, Belediye Meclis üyesi varsa onlarla konuşuyorum yazışıyorum. Onlardan sürekli olarak gazetemi, kendimi, ailemi ayakta tutmak için, varoluş sancılarımı giderebilmek için, banner, reklam, ilan talep ediyor, ısrar ediyor, dileniyorum. Harikulade insanlar hepsi. Beni kırmıyorlar asla. Bütün samimiyetleri ve kibarlıklarıyla ilgili görünüyorlar. Şimdilik herhangi bir ilan, banner, reklam desteği gelmiş değil. Olsun, boş oturmaktan iyidir. Mücadeleye devam ediyorum kendimce. Bu amansız mücadeleye devam edeceğime dair de bir inanç içimde iyimser bir kuş misali yuva yapmış durumda.
Oysa biraz zorlasam kendimi yazacak konu çok. Her gün, kısıtlı hayal gücümle, şimdi klavye başına otursam ne yazardım diye sorarım kendime. Son bir haftanın notlarına bakıyorum.
Yeni Parti CHP iken, çok da eski olmayan zamanlarda siyasi geçmişim geliyor anılarıma. 2000 ile 2009 yılları arasında 4 ayrı dönem yönetim kurulu üyeliği yapmıştım Gemlik’te. Rahmetli Kemal Demirel ile, Gürhan Akdoğan ile falan çalışmıştık. Zor günler, zor süreçlerdi. Zor günler, zor süreçlerdi diye yazıyorum ama inanmayın bana. O kadar kurşun yedim, dayak yedim, adam dövdüm, mahkemeye çıktım, cezaevine falan girmişliğim de var ama son yıllar kadar kötüsü hiç olmadı. Buradaki zor süreçler dediğim, siyasal anlamda, neden CHP’ye destek istediğimizi anlatmak konusunda yaşanan problemlerdi. Sol dedin mi, fraksiyonlar geliyor aklıma. Amipler gibi çoğalan, bitmeyen fraksiyonlar. CHP’nin Tarihi misyonuna rağmen, solcu, sosyalist, sosyal demokrat bulamadığımız günlerde, CHP’yi ayakta tutmaya çalışan bir avuç insanlardık biz. O kadar solcu, sosyalist, sosyal demokrat yoktu ki ve fraksiyonlar çoktu ki, 2004 yılındaki yerel seçimlerde CHP Gemlik’te 6. parti olmuştu.
Bir Solcu bulamadım, gün akşam oldu çağlarıydı…
O kadar gerçekten iyi yetişmiş, çağdaş, Atatürkçü, Laik, Solcu, Sosyalist, Cumhuriyetçi, Sosyal Demokrat yoktu ki Gemlik’te, 2011 yılından 2019 yılına kadar Ak Parti’den Belediye Başkanlığı yapmış olan Refik Yılmaz bile daha solcu politikalar, daha sosyal demokrat hizmetler yapabiliyordu. Gençlere, spor kulüplerine, okullara, garibanlara yönelik sosyal politikaları güzeldi Refik Yılmaz’ın. Bir çok okul da onun zamanında yapıldı Gemlik’te. Refik Yılmaz’ın yanında 6 yıl basın danışmanlığı yaptığım süreçte de, solcu, sosyalist, sosyal demokrat insanlara denk gelecek miyim diye gözlemlediğim çok oldu karşıt bırakıldığım sol yan tarafımı. Sosyal Medyanın hareketlenmeye başladığı yıllarda saldıran çoktu bana ama aynaya bakan yoktu. Olanları da zaten bir kenara itmişler, boğmuşlar, itibarsızlaştırıp, bir daha siyaset yapamaz hale getirmişlerdi. Aday da bulamayınca, eski merkez sağcılar, ülkücüler veya ne bileyim, ANAP’lılara, Doğru yolculara falan koşup duruyorlardı.
O nedenle, Refik Yılmaz daha solcu görünüyordu dedim. Fakat o Refik Yılmaz’da, 2019’da yeniden aday gösterilmeyince, 2024’te de aday gösterilip seçimi kaybedince yeniden AKP’li oldu diyebilirim. Önceki gün, tüm Marmara Bölgesini olduğu gibi Gemlik’i de olumsuz etkileyen fırtına ve yağmurda, TOGG marka araba tanıtımı yapıyordu sosyal medyasında. TOGG Marka arabalar, doğa felaketlerine rağmen batmadan yollarda gidebiliyormuş! Gerçekten de paylaşılan TOGG marka araba, batmadan, suları fışkırtarak ve hızla ilerliyordu. Hey Maşallah!
Ülke yangı yeri. Ülke batmış. Ülke bitmiş. Delisi de çok. Ver bir tane TOGG’dan alınmış teneke plaka, aynaya bakıp bakıp saçlarını tarasınlar. FON Vurgunu mu oldu, gönder abilerine bir tane Gabar’dan petrol arama fotoğrafı tamamdır. Hak Hukuk Adalet, Demokrasi mi dediniz, gönderin oradan bir tane Karadeniz’de Doğalgaz bulduk manşeti oldubitti işte. Emekli aç, emekçi sürünüyor, enflasyon mu düşmüyor, olur mu öyle şey, Bir Helikopter, bir SİHA, Bir İHA, Bir Savaş uçağı fotoğrafı, yesin dursun pis fakirler. Kendilerine özel din ve sistem mi yarattılar dediniz, olur mu öyle şey! Arap, Kürt, Türk İttifakı ne güne duruyor. İç politikada sıkıştı mı dediniz, Peygamberleri Turump ne güne duruyor, o ne methiyeler öyle, dünya kesmez bizi, kâinatın lideri bizde! 366 bin yabancı şirkete maden arama ruhsatı verilmiş. Ot bitmeyecek memleketimizin dağlarında, olur mu Türkiye Yüzyılı. Hacı ağabey, ev kirası 25 bin emekli maaşı 23 bin nasıl olacak o iş, Şahlanıyoruz, Dış güçler olmasa, uçacağız. Sağlık sistemi çöktü, eğitim bitti, Uzay’a sert iniş yapacağız. Abla 163 milyon verip, 2 milyar dolar almış, onlar milli kahraman, İngilizler ’in İsrailliler ’in parasını almış! Gittikleri gün mizah fena patlayacak! Bunlara karşın, ABD ve İsrail ne dediyse yapıp, İsrail Karşıtı görünmelerini ise ben bile takdir ediyorum doğrusu! Önemli olan, ABD ve İsrail dostu olup, Siyonist karşıtı gibi görünebilmek. Ak Parti iktidarının yaptığı tek başarılı iş bu gibi. Alıcısı çok, yediriyorlar ya sen ona bak!
Yani diyeceğim o ki; Depremden, yağmurdan, fırtınadan, sel baskınından korkmayın sevgili halkım, alın bir tane TOGG keyfinize bakın! Türkiye şahlanıyor. Yüzde 75’iniz TOGG alabilirsiniz!. Kaçırmayın sakın!
Fincanımdan çayı yudumluyorum. Can sıkıntısı işte. Dağılmış kitapları düzeltip, aradan fırlamış olanları yerlerine yerleştiriyorum. Yine Dostoyevski, yine ‘Yeraltından Notlar’ kitabı. Düzeltirken elimden kayıp halıya düşüyor. 32. Sayfasına giriyor parmaklarım. Okumaya başlıyorum. “… Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz. Bu ikisinin hangisi daha kötüdür? Buna siz karar verin artık. Dediklerine göre, Kleopatra kölesi olan kadınların memelerine altın iğneler batırmayı severmiş. Onların çığlıklarından, kıvranmalarından büyük zevk duyarmış. Şimdi siz bana bunun, bir bakıma, barbarlık döneminde olduğunu, günümüzde de bir barbarlık dönemi olduğunu ve barbarlık çağlarında olduğundan daha açık seçik görüyor olsalar bile, mantığın ve aklın gösterdiği gibi davranmadıklarını söyleyeceksiniz…”
Fatma Betül Sayan Kaya’ya yandaş medya çağdaş Nene Hatun benzetmesi yapmıştı. Ne bileyim, iğneler altından olunca ve işkenceden büyük zevkler de alınınca Kleopatra gelmedi değil aklıma…
Batırdıkça batırıyorlar işte! Bağırıp, çağırıp, yalvarmalarımız da onların zevki oluyor anlayacağınız. Halkla, vatanla, emekli ile emekçi ile işleri yok. Eğleniyorlar bir şekilde… Bana bakmayın siz, yine de koşup bir TOGG alın kendinize. Her derde deva TOGG! Yine de Fatma Betül Sayan Kaya’ya kötü bir şey olmasın. Yedi sülalesi önemli görevlere gelmiş durumda, onlara bir şey olursa ülke batar Mazallah! Hem benim Finlandiye’da hiç büyükelçi olmuş bir ablam da olmadı ki!
Neyse, nerede kalmıştık?
Yeni Parti Gemlik İlçe ön seçimine katıldım. Görkem Hüseyin Erdoğan’da, Canan Bulut’ta, genç dinamik, solcu, sosyalist, sosyal demokrat gençlerdi. En azından nasıl bir toplumda, hangi siyasi partide, neden siyaset yaptığını bilen gençlerdi. CHP tarihini, ülkenin siyasi yakın tarihini, neden CHP ve Neden Yeni Parti’yi seçtiklerini gayet net anlatabilen, halkın yanında siyaset yapmayı, masa başında ahkâm kesmekten öte gören şahsiyetlerdi. Biri kazanacaktı, diğerine yazık olacaktı. Canan Bulut kazandı. Görkem Hüseyin Erdoğan kaybetti. Ancak, ön seçim sonrası verdikleri poz, umutlarımı yeşertti. Gemlik’te 2000’lerin kaotik siyaseti yapılmayacağını biliyorum artık. Daha net, genç, dinamik ve cesur kadrolar var. Görkem Hüseyin Erdoğan’ı da, Canan Bulut’u da tebrik ediyorum.
Bursa’da da bu Pazar günü Yeni Parti İl Başkanlığı seçimi var. Yeni Parti Kurucu İl Başkanı, BUTLAN öncesi CHP son İl Başkanı Nihat Yeşiltaş ve Nilüfer Kurucu İlçe Başkanı Özgür Şahin yarışacaklar. Özgür Şahin’i son birkaç yıldır tanıyorum. Potansiyel vaat eden, başarılı bir siyasetçi. Nihat Yeşiltaş denilince ise aklıma vefa kelimesi geliyor. Yüksel Baysal ağabeyim de bunu yazdı. Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in gözaltına alınıp tutuklanması, BUTLAN süreci hep ona denk geldi. Canla başla, kırıp dökmeden çalıştığını yakından biliyorum. Emekliyi de, emekçiyi de, halkı da ihmal etmedi Nihat Yeşiltaş ve ekibi. Yeni Partili olsam, Nihat Yeşiltaş derdim. Bu gidişle olacağım da galiba! Ne diyordu İBDA-C Yayın organı Taraf Dergisi kapağında, “Taraf olmayan bertaraf olur!”. Ben her türlü bertaraf olmuş durumdayım zaten! Bundan sonrası Tufan!
Her neyse deyip duruyorum; bir kez daha her neyse, parti içlerine de pek karışmak istemiyorum. Bursa medyasının seçkin kalemleri zaten güzel değerlendirmelerde bulunuyorlar… Beni okuyun, Bursa Son Nokta Gazetesi yazarlarını ve haberlerini okuyun, onları da okumayı ihmal etmeyin diyorum…
Ben çayımı yudumluyorum, kimi dostlar biralarını. Bir dostum fotoğraf gönderiyor mesajıma. Kadeh tokuşturuyorlar. Can sıkıntısı işte. İçmek, her gün ölüme biraz daha yaklaştıran en rahat ve en ağır intihar biçimidir. Ben en son ne zaman içtiğimi hatırlamaya çalışıyorum. 8 Eylül’de Gemlik’te. Güneşin batışını izlerken, iskele meydanına bakan bir meyhanede. Şair Süleyman Veysel Okur ve Cüneyt Yelkenci ile. Sonrasında bir kez de evde denedim. Bir 50’lik rakı, 3 bira, biraz çerez ve yoğurt ile. Önce iki birayı yuvarladım. Üstüne rakıya dadandım. Rakı’dan bir duble bırakıp, üçüncü birayı fondipledim. Sonra gecenin finalini yine son duble kalan rakı ile kapatayım derken film koptu. Gerisini hatırlamıyorum.
“Yarasın” diye yazıyorum dostlara…
Charles Bukowski yazmıştı bir öyküsünde. İntihar ederek ölmek istediğini söyleyen yazıdaki kahramana, dostları içki içerken çeşitli intihar önerilerini sıralıyorlardı. Boğucu, sıkıcı, bıktırıcı Gemlik günlerinde benzer şeyler yaşamadım değil. Kimisi, silahla intiharın en net çözüm olduğunu söylüyordu. Bu kez de başka tartışmalar yaşanıyordu içki masasında.
Şakağına dayayınca mı, gırtlağına dayayınca mı, yanaktan beyne çaprazlama ateşleyince mi, ağzının içine sokup, damaktan beyne doğru mu sıkınca daha iyi ölünür… Bu uzayınca, doğalgazı açıp, yere yatıp, ölümü beklemeyi öneren de bulunuyordu. Bilimsel veriler ışığında, gazın kütlesinin havaya değil, yere çökeceğini anlatan dostum, yerde uyurken gebermenin mutlu bir ölüm olabileceğini uyduruyordu. Bir diğeri ise buna karşı çıkıyordu. Ya tam ölürken, eve başka biri girip, sigara ya da ışık yakarsa, herkes ölür, apartman havaya uçar falan. Asma yöntemi de öneri kapsamında oluyordu ama bir sivri akıllı, ölümün 7 dakika sürebileceğini ortaya atarak, o kadar süre içerisinde ölmekten vazgeçebileceğimi anlatıyordu. Yüksekten atlamanın da bazı riskleri vardı kimisine göre. Ya sakat kalırsam, bana kim bakardı, herkesin işi gücü vardı.
Sevgi dolu dostluk gibisi var mı?
Yine Charles Bukowski’nin dediğini yazalım buraya, “İntihardan bahsetmek, intihar etmekten iyidir”
“Sakın intiharı getirmeyin aklınıza diye” ekliyorum Gemlik’te bir meyhanede demlenen dostlara…
Güler okuyor bu bölümü. Altın iğneleri yok Güler’in. Gözleri var. Batırıyor içime içime kişisel Kleopatra’m!…
Koltuğuma oturmuş, çayımı yudumlarken ve kendi kendime ağlarmış gibi gülümserken, yazmak için aldığım notları karıştırmayı sürdürüyorum. Uluslararası Gemlik Sempozyumuna katılmışım. Gemlik Anılarını konuşmuşuz. Necati Kartal, Murat Çengeltaş ve Kadri Güler ile birlikte.
İpi kopmuş tespih taneleri gibi anılarım. Her biri dağılmış, toparlamak gerekiyor. Oysa, on yıllardır arada sırada yazıyorum anılarımı. Okuyanlar biliyor. Ama o kadar çoklar ki, yazmak için yaşamış, yaşamak için yazmış biri olarak görüyorum kendimi. O kadar da şansız değilim, anılar biriktirmişim kendime. Hepsi de yazılmak için!
Peki, kaç tanesini, hangi sırayla toparlayabildim ben? Güler, canlı yayın yaptı. Ne konuştum bilmiyorum. Kopan tanelerden birkaçını alıp yapıştırmış olmalıyım anılardan oluşan boncuk dizinine. Murat Çengeltaş, sinemacılık günlerini, kişisel anılarıyla beraber bir araya getirip, kitap yazmaya çalışıyor. İlk taslağını 2021 yılında göndermişti bana. O zaman iki kere okumuştum. Bu kez Mart ayında gönderdi. Yine iki kez okudum. O haklı olarak sitem ediyor bana; ‘Okumadım” sanarak, eleştirmedim, hakkında konuşmadım’ diye… Dediğim gibi, okudum hem de iki kez ama ben ben de değilim ki bu aralar. Benden iyi bir editör de olmaz üstelik. Kendi anılarım bile kopmuş tespih taneleri gibi… Yine de, iyi bir editör ile Gemlik sinemacılık tarihi gelecek kuşaklara önemli bir kaynak olacak diye düşünüyorum.
Uluslararası Gemlik Sempozyumunda katılımcılar hariç, Gemlikliler ’in ilgi göstermemesine takılmıyorum. Bu her zaman böyleydi. Bundan sonra da değiştiremeyeceğimizi biliyorum. Hem bu saatten sonra ne benden popçu topçu, ne Necati Kartal’dan, ne Kadri Güler’den, ne de Murat Çengeltaş’tan olur.
Gemlik aydın sevmez, Gemlik Cin Ali’den sonra kitap okumamış olsan bile parayı bulmuş insanları değerli bulur. “Gemlik’teki ilgisizlik yeni bir şey değil” diye not yazmışım…
Henüz alamadığım kitaplara yer açmışım notlarımda. Ahmet Ümit, Soner Yalçın, Zülfü Livaneli, Dan Brown, Jean Christophe Grange, Tess Gerritsen kitapları var alamadıklarım arasında. Yine birçok araştırma, edebiyat, anı kitabı da bulunuyor notlarım arasında. Gemlikli Yazar değerli dost Zafer Köse’nin ismime imzalayıp gönderdiği, yeni basım son kitabı “Kuş Sesleriyle” üzerine de yazmayı planlamışım. Gezi sürecinde yaşananları anlatan harikulade bir roman. Ama henüz başlamadım. Ertuğrul Erdoğan ağabeyim de, kitaplarının PDF linklerini göndermiş. Onları da not almışım. Ne zaman okuyacağımı bilmiyorum. Muhsine Arda’nın da sıraya koyduğum kitapları duruyor raflarda. Değerli bir din âliminden de bazı dini kitapları istemişim. O da bulup PDF’ler göndermiş. Okuma ihtimalimi seviyorum. Havas İlmi, derin bilgiler falan oyalanır mıyım belki diye düşündürtmüştü beni bir aralar. Kütüphaneme göz gezdirince de okumadığım yüzlerce kitap olduğunu görüyorum. Bu da canımı sıkıyor. Üç yıldır hep aynı rakamları ve ayda iki kez oynadığım 7 adet süper loto numaralarına bakıyorum. İki kez dört geldi. Bir kez 6 gelse, olacak biliyorum. Sadece okuyacak, gezecek ve yazacağım o zaman, onu hayal edince, bir an olmuş gibi gülümsüyorum. Ama bu ülkede, şans oyunlarını da bizlere vermezler, onu da biliyorum.
Bu kadar not alıp, tek bir tanesi hakkında bile yazmamış olmak da üzüyor beni. Malime bakıyorum, haber dolmuş yine. Banner, reklam, ilan alan birçok haber sitesinden, gazeteden bile fazla haber koyuyorum Bursa Son Nokta Gazetesi haber sitesine. Bu da mesleğin bir parçası. Yazamasan da haberlerle iç içe olmak. Özdemir Asaf’ın dizeleri gibi. “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği Beyaz’a verdiler”… Birinciliği gazetecilere, yazarlara, basın emekçilerine verdiler. Bir yanda kötülük ve kibir, öte yanda ayakta kalma savaşı. Güç oyunu bozar, para gururu kırar, açlık onurdan ötedir. Ama, gerçek gazeteci ve gerçek yazarda bir başka şeydir…
Zaten çay da bitti. Yenisini demlemeye de üşeniyorum. Dünya batabilir artık!…
Burada biraz da can sıkıntısından kaynaklı olarak, neden yaz-ama-mak üzerine bir şeyler karalamak istedim. Buraya kadar okuyan tüm okuyuculara teşekkürü borç biliyorum. Bundan sonra da yazarsam zaten yazmışımdır. Yazamasam da neden olduğunu belki arada sırada size iletirim… Yazarak psikoloji düzeltme çabası olarak da görün siz…
Bir kez daha her neyse.
Fyedor Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabındaki isimsiz kahramanı Liza’ya bir başka bölümde de ne demişti:
“Liza, iyi biri… olmama … izin vermiyorlar.”
Yaz-ama-mak üzerine notları, kendi yeraltım olan, kütüphaneli odamdan, her şeye rağmen iyi olma mücadelesi sözü ile bitiriyorum.
Gerçekten de bir tılsımı olmalı hayatın…
Balkonda bir sigara daha yakıp, harikulade yağan yağmuru da izlerken, o tılsımın ne veya neler olabileceğini düşlüyorum…
Yazarak ,kendini tedavi edebilme savaşı veren güzel insan .. Doğrusu çok akılcı bir yol bulmuşsun. Çok okumanın yansımaları..Doğru çözümü keşfetmiş sin..
SEVİLİYORSUN..
Gemlik’li ağzıyla; KOY POPOSUNA RAHVAN GİTSİN…