EROL ERKILINÇ YAZDI; “BİR ADA SADECE HAYATTA KALMAYA ÇALIŞIYOR”

17.10.2026
9
A+
A-

1959 yılına kadar Küba, Amerika Birleşik Devletleri’nin arka bahçesiydi.

Ülkenin verimli toprakları, şeker fabrikaları, madenleri, bankaları ve turizm tesislerinin önemli bir bölümü Amerikan şirketlerinin denetimindeydi.

Havana, zengin Amerikalılar için kumarhanelerin, gösterişli otellerin ve eğlence merkezlerinin bulunduğu bir tatil adasıydı. Fakat o ışıklı salonların hemen arkasında yoksulluk, açlık, işsizlik, cehalet ve çocuk ölümleri vardı.

Küba halkı kendi ülkesinde yoksul, kendi toprağında yabancıydı.

Fulgencio Batista diktatörlüğü ülkeyi baskıyla yönetirken, Amerikan sermayesi Küba’nın zenginliklerini taşıyor; mafya örgütleri Havana’yı kumar, fuhuş ve uyuşturucu merkezi hâline getiriyordu. Küba’nın kaderi Washington’da, Amerikan şirketlerinin toplantı salonlarında ve mafyanın karanlık masalarında belirleniyordu.

Fidel Castro ve arkadaşlarının önderliğinde gerçekleşen 1959 Devrimi, yalnızca Batista diktatörlüğünü devirmedi. Küba’nın “Amerika’nın arka bahçesi” olmasına da son verdi. Devrim, “Bu ülkenin toprağı, şekeri, okulu, hastanesi ve geleceği Küba halkına aittir” dedi. Amerikan emperyalizminin affetmediği asıl suç buydu.

Bir halkın cezalandırılması

ABD, önce ekonomik ilişkileri sınırlandırdı; ardından Başkan John F. Kennedy’nin 1962 tarihli kararıyla Küba’ya karşı kapsamlı ticaret ambargosu uygulamaya başladı. Böylece tarihin en uzun süreli ekonomik kuşatmalarından biri oluşturuldu.

Küba Devrimi 67’nci yılına girerken kapsamlı ambargo da yaklaşık 64 yıldır devam ediyor. Zaman içinde yeni yasalar, finansal yaptırımlar ve üçüncü ülkelere uzanan cezalarla bu ambargo sıradan bir ticaret yasağı olmaktan çıkarıldı; Küba halkının günlük yaşamını kuşatan bir ablukaya dönüştürüldü.

Bir ülkeye mal satmamak başka şeydir; o ülkeyle ticaret yapmak isteyen bankaları, şirketleri ve devletleri cezalandırmak başka…

Bugün Küba’nın yalnızca Amerikan ürünlerine ulaşması engellenmiyor. Başka ülkelerden ilaç, tıbbi cihaz, enerji, yedek parça ve temel ihtiyaç maddeleri edinmesi de son derece güçleştiriliyor. Küba’yla işlem yapan bankaların Amerikan mali sisteminden dışlanma korkusu, ablukayı dünyanın birçok bölgesine taşıyor. Bu nedenle Küba’nın yaşadığı ekonomik sıkıntıları yalnızca kendi yönetiminin kararlarıyla açıklamak, gerçeğin büyük bölümünü bilerek karanlıkta bırakmaktır. Elbette Küba yönetiminin yanlışları, bürokratik sorunları ve eleştirilmesi gereken uygulamaları olabilir. Fakat hiçbir yönetim hatası, milyonlarca insanın gıdaya, ilaca ve enerjiye erişimini engelleyen toplu cezalandırma politikasını haklı çıkaramaz.

Ambargo hükümetleri değil, öncelikle halkları vurur.

Yaşamı değiştiren devrim

Devrim öncesinde yaklaşık 59 yıl olan Küba’daki ortalama yaşam beklentisi, yıllar içinde 78 yıl dolayına yükseldi. Ülke okuryazarlık seferberliği gerçekleştirdi; ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetlerini toplumun en ücra köşelerine kadar götürdü.

Küba, sınırlı ekonomik imkânlarına rağmen tıp alanında önemli başarılar kazandı. Binlerce doktor yetiştirdi. Salgınların, depremlerin, kasırgaların ve sağlık krizlerinin yaşandığı ülkelere sağlık ekipleri gönderdi.

Afrika’dan Latin Amerika’ya, Asya’dan Karayipler’e kadar dünyanın birçok bölgesinde Kübalı doktorlar görev yaptı. Varlıklı ülkelerin unuttuğu yoksul köylere gittiler. Sağlık hizmetinin bulunmadığı dağlarda, adalarda ve savaş bölgelerinde insanları tedavi ettiler.

Küba çoğu zaman elinde olmayanı paylaşmaya çalıştı.

Dünyanın acısına koşan bu küçük ada, şimdi kendi acısıyla baş başa bırakılıyor.

Geçtiğimiz günlerde görüştüğüm bir Kübalının söylediği şu söz, ülkenin içinde bulunduğu durumu bütün çıplaklığıyla anlatıyordu:

“Sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz.” Bu cümle sıradan bir yakınma değildir.

Bir halkın onlarca yıllık kuşatma karşısındaki yorgunluğudur. Elektrik kesintilerinin, ilaç yokluğunun, gıda sıkıntısının ve geleceğe ilişkin belirsizliğin özetidir. Aynı zamanda dünyaya yöneltilmiş ağır bir sorudur:

Biz sizin felaketlerinize koşarken, siz bugün neredesiniz?

Trump yönetimi ve ağırlaşan kuşatma

Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı olmasıyla Küba’ya yönelik baskı daha da sertleşti. İlk başkanlık döneminde ağırlaştırılan yaptırımlar, Küba’nın uluslararası finans sistemine erişimini sınırlandırdı; enerji, turizm ve para transferleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Bugün de Küba’yı ekonomik ve siyasal olarak teslim almaya yönelik politika devam ediyor. Amaç yalnızca Küba yönetimini değiştirmek değildir. Asıl amaç, başka halklara şu mesajı vermektir:

“Amerikan egemenliğine karşı çıkarsanız, bağımsız bir yol seçerseniz ve kaynaklarınıza sahip çıkarsanız bedelini kuşaklar boyunca ödersiniz.”

Küba bu nedenle yalnızca bir ada değildir. Küba, emperyalizmin yanı başında bağımsız kalma iradesidir.

Ambargonun bu kadar uzun sürmesinin nedeni de budur.

Dünya neden susuyor?

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, yıllardır büyük çoğunlukla Küba’ya uygulanan ambargonun kaldırılmasını istiyor. 2024’te yapılan oylamada 187 ülke ambargonun sona ermesi yönünde oy kullandı. Yalnızca ABD ve İsrail karşı çıktı. 2025’teki oylamada da 165 ülke ambargoya karşı tutum aldı.

Fakat kararların arkasında gerçek bir irade bulunmadığında rakamların tek başına Küba halkının sofrasına ekmek, hastanesine ilaç ve santraline yakıt götürmesi mümkün değildir.

Kürsülerde ambargoya karşı çıkıp uygulamada Amerikan yaptırımlarından korkan devletlerin tutumu sorgulanmalıdır. Küba halkına yardım edebilecek durumda olduğu hâlde elini uzatmayan, Washington’un ekonomik tehditleri karşısında sessiz kalan yönetimler, bağımsızlık söylemlerinin içini boşaltmaktadır.

Çünkü dayanışma yalnızca konuşmak değildir.

Dayanışma, bedel ödeme ihtimali ortaya çıktığında da ezilenin yanında durabilmektir.

Küba’ya karşı uygulanan abluka yalnızca Küba’nın sorunu değildir. Bu, bir büyük devletin başka bir halkın nasıl yaşayacağına, ne satın alacağına, kiminle ticaret yapacağına ve hangi siyasal düzeni seçeceğine karar verip veremeyeceği sorunudur.

Bugün Küba’ya boyun eğdirilmesine sessiz kalan dünya, yarın aynı kuşatmanın başka bir halka uygulanmasına da itiraz edemez.

Küba halkıyla dayanışmak, Küba’daki her yaşananı koşulsuz biçimde onaylamak anlamına gelmez. Dayanışma; bir halkın geleceğini dışarıdan uygulanan açlık, ilaçsızlık ve enerji yoksunluğu yoluyla belirlemeye karşı çıkmaktır.

Hiçbir devletin başka bir ülkenin çocuklarını ilaçsız, hastanelerini malzemesiz ve evlerini elektriksiz bırakarak demokrasi getirme hakkı yoktur.

Bunun adı demokrasi mücadelesi değil, toplu cezalandırmadır.

Küba bugün yalnızca ekonomik yardım istemiyor. Egemenliğine saygı duyulmasını, ablukaya son verilmesini ve diğer ülkelerle eşit koşullarda ilişki kurabilmeyi istiyor.

Dünyanın bütün acılarına doktoruyla, öğretmeniyle ve dayanışma ruhuyla koşan Küba halkı bugün “Sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz” diyorsa, bu söz insanlığın vicdanına yöneltilmiş bir çağrıdır.

Bu çağrı karşısında susmak tarafsızlık değildir.

Küba’ya yardım eli uzatmaktan korkan, Amerikan yaptırım tehdidi karşısında geri çekilen ve bir halkın boğulmasını yalnızca seyreden yönetimler, emperyalizmin kurduğu düzenin dışına çıkamadıklarını göstermektedir.

Küba’nın ihtiyacı sadaka değil, adalettir.

Küba’nın ihtiyacı acınmak değil, üzerindeki ablukanın kaldırılmasıdır.

Ve bugün dünyanın söylemesi gereken söz açıktır:

Küba yalnız değildir.

Abluka insanlık suçudur.

Bir halkın yaşama hakkı, Washington’un siyasal hesaplarından daha değerlidir.

Erol ERKILINÇ

17 Ekim 2026

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.