CEMAL KIRGIZ YAZDI; “BASIN ÖNE EĞİLİRKEN…”

25.10.2026
34
A+
A-

“Sansüre Hayır, Habere Özgürlük” diye haykırmak için Şehreküstü Meydanındayım. Kafamın içinde Sabahattin Ali Şiiri olan, Edip Akbayram şarkısı, “Aldırma Gönül”, dilimde de Orhan Veli Kanık’ın ‘Delikli Şiiri’. “Cep delik cepken delik/Yen delik kaftan delik/Don delik mintan delik/Kevgir misin be kardeşlik…” dönüp duruyor.

Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Çağdaş Gazeteciler Derneği öncülüğünde, basın meslek örgütlerinin çağrısı ile “Sansüre hayır, habere özgürlük” diyeceğiz bugün. Otobüsten inip, Şehreküstü Meydanına geldiğimde beni ilk olarak değerli meslektaşım Bülent Civanoğlu karşılıyor. Elinde kalan son rozeti ceketime iğneliyor. Kırmızı fonlu rozetin üzerinde “Gazetecilik Suç Değildir” yazıyor. Aynı zamanda Yeni Parti Bursa İl Başkan Yardımcısı da olan Bülent Civanoğlu’na teşekkür ediyorum. Meydan kalabalık. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel etkili olmuş. Yeni Parti’nin değerli il ve ilçe örgütleri meydana akın etmiş. Yeni Parti Bursa Milletvekili Hasan Öztürk bizleri yalnız bırakmamış. Bursa Barosu eski Başkanı Avukat Metin Öztosun’da orada. Yeni Başkanı Yener Poroy’da. Eğitim İş Sendikası Bursa Şube Başkanı Özkan Rona ve Eğitim Sen Bursa Şube Başkanı Derviş Erdem ile de selamlaşıyoruz. KESK üyeleri, DİSK üyeleri de varlar. Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Sevim Erol’da gelmiş.  Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir’i, Yeni Parti İl Başkanı Nihat Yeşiltaş ve Kadın Kolları Başkanı Nigar Savaşkan Bölüker’i, Orhangazi İlçe Başkanı Berna İl’i de görüyorum. Atatürkçü Düşünce Derneği Gemlik Şube Başkanı Canan Bölük hocam da gelmiş. Araştırmacı Yazar Ekrem Hayri Peker’de desteğe gelenlerden. Nilüfer Belediye Başkan Yardımcısı Okan Şahin ile şakalaşıyoruz. Bir süredir kendisini Bursa Son Nokta Gazetesine destek olunması için arayıp durduğumu fark ediyorum. Kafamın içinde Orhan Veli şiiri. “İdare edin Başkanım, ne yapalım cep delik cepken delik” diyorum. Gülüşüyoruz. Büro İş Sendikası Bursa Şube Başkanı Zeynep Alper, Tüm Bel Sen Başkanı Pınar Koşal’da varlar. Akademik odalardan da temsilcileri görüyorum. Kalabalık güzel… Kalabalık ve destek umut vaat ediyor.

Bir ağabey, “Birgün Gazetesi” dağıtıyor. Manşetinde basın özgürlüğü var. Basına yönelik baskılara, “Korkmuyoruz” manşeti atılmış. Zaten neyinden korkacaksın, Türkiye’de bu mesleği yapıyorsan, rahmani gerçekte yazdığı gibi, nasıl her canlı ölümü tadacaksa, her gazeteci de soruşturmayı, kovuşturmayı, cezaevine girmeyi tadacak demektir.

Merhum Yaşar Kemal, 1990’lı yıllarda verdiği bir röportajında, mahkemeye çıkmamış bir gazeteci ve yazarın, gazeteci ve yazar sayılamayacağını söylüyordu. Sanırım Cumhuriyet veya Milliyet Gazetelerinden birisinin Pazar günü dergi ekinde yayınlanmıştı bu röportaj. Yaşar Kemal değildim tabii ki, ama daha o dönemde defalarca mahkemeye çıkmış birisi olarak kendi gazeteciliğimle hatta kıytırıktan da olsa yazarlığımla gurur duymuştum. Şimdi düşünüyorum da, çeşitli gerekçelerle, yüzün üzerinde mahkeme yapmışlığım varmış benim.

Bu arada bir kez daha yazmak istiyorum:

Gemlik’te yaşarken, değerli eğitimci Niyazi Kav’da bana “Gemlik’in Yaşar Kemal’i falan diyordu zaten.  Değerli Ağabeyim Osman Nuri Aslan’da benden Gemlik’in Sabahattin Ali’si diye bahsederken, Rahmetli Yılmaz Şakrak’ta, rakı masası sohbetlerimize başlarken bana, “Bak Hasan Cemal Oğlum…” diye hitap ederdi. Olay Gazetesinde bir dönem birlikte çalıştığım Sevgili Tunç Ergin Kardeşim ’de Gemlik’in Bukowskisi diye takılır bana. Zaten Gemlik’in, Bursa’nın ya da herhangi bir yerin Cemal Kırgız’ı olamıyorsan, olamadıysan, en büyük onur ve gurur o yerin Sabahattin Ali’si, Yaşar Kemal’i veya Charles Bukowski’si olmaktır. Ağabeyime, öğretmenime ve kardeşime bir kez daha saygılarımı sunuyorum.  (Yerinde ego, kararında megalomanlık güzeldir!)

Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şube Başkanı, değerli ağabeyim Tayfun Çavuşoğlu konuşmaya başlıyor. ““Artık yeter! Nefes alamıyoruz! Gazetecilik; iktidarların yanında durmak değildir! Siyasilerin ya da sermayenin emrine girmek değildir! Gazetecilik, sadece ve sadece halkın yanında olmaktır! Bugün Türkiye’nin dört bir yanındayız! Adana’dan Ankara’ya, Antalya’dan Bursa’ya… Diyarbakır, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Van! 10’u aşkın şehirde, binlerce gazeteci tek bir ses! Bu gerçeği bir kez daha haykırıyoruz!”…

   Meydandaki gazetecilere, değerli meslektaşlarıma bakıyorum. Can Topaktaş, Yüksel Baysal, Rıza Ertekin, Özcan Yazıcı, Banu Demirağ, Raif Kaplanoğlu,  Selahattin Adıgüzeller, Çağla Şahin, Zafer Opsar, Kemal Cankaya, Kadri Güler, Rabia Güngör, Hasret Anıl, Turan Turan falan oradalar. Çekim yapan beş altı da genç meslektaşımı görüyorum. Bir de eski tüfekler de bulunuyor meydanda. Cevriye Coşkun, Sevinç Feyzioğlu, Dursun Eroğlu, İhsan Bölük… Bin kişilik kalabalıkta, 50 gazeteci.

   Oysa Bursa Türkiye’nin ikinci Babıali’si…

   Tayfun Çavuşoğlu devam ediyor. “Bizler halkın haber alma hakkını savunuyoruz. Bizler gerçeğin peşinde koşuyoruz. Ve basın meslek örgütleri olarak bugün buradan ilan ediyoruz: Artık yeter! Nefes alamıyoruz! Gazeteciliğin suç, haberin tehdit, gerçeğin sakıncalı sayıldığı; yalnızca gazetecilerin değil, itiraz eden herkesin sansürle, baskıyla ve cezalandırmayla karşı karşıya bırakıldığı bu düzene sessiz kalmayacağız. Televizyon kanallarına kayyım atanan, haber siteleri erişime engellenen, habercileri tutuklanan, sosyal medya hesapları kapatılan, gazetecilerin adeta bir köle düzeninde çalıştırılıp sosyal haklarının tırpanlandığı bir ülkede basın özgürlüğünden söz edilemez…”

   Sonra hep birlikte bağırıyoruz. “Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek!” , “Gazetecilik Suç Değildir!”, “Gazeteciler Serbest Bırakılsın!”…

   Yolda gelirken, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Jale Özgentürk’ün yazısını okumuştum. Diyor ki Özgentürk; “İçinde yer aldığımız medya düzeni, bugün büyük bir kuşatma altında. Olayların ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan gazetecilerin kapılarına polis dayanınca milyonlarca insanın habere, gerçeğe ulaşabileceği kapılar kapanıyor. Havuz medyasının örtmeye çalıştıklarını yazan ve söyleyen gazeteciler tutuklanıyor, haber sitelerine erişim engelleri getiriliyor, televizyonlara kayyum atanıyor, ilan ve reklam verenlere açık ya da örtülü baskılarla havuz dışı medyaya ekonomik cendereler kuruluyor. Bu tür her müdahaleyle toplumun gözüne adeta mil çekiliyor. Son olarak Cumhuriyet yazarı Murat Ağırel ve BirGün muhabiri İsmail Arı’nın tutuklanmalarına karşı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yaptığı özgürlük çağrıları, gazeteciliğin nasıl bir kuşatma altında sürdürüldüğünü gösteriyor. Meslektaşlarımızın adlarını artık haberlerinin altında olduğu kadar adliye koridorlarında, cezaevi kapılarında duyuyoruz. Gazeteci belge arar, iddiaları araştırır, ilgili kişilere sorar, yayınlamadan önce haberini doğrulamaya çalışır. Araştırmanın kendisinin suçlama konusu haline gelmesi ise mesleğin bütün çalışma alanını tehdit eder. Haber merkezlerine yayılan soru giderek değişir: “Bu bilgi doğru mu?” sorusunun yanına “Bunu yazarsam başıma ne gelir?” eklenir. Otosansür de böyle yerleşir. Tıpkı bugün yaşadığımız gibi…”

Yeniden Tayfun Çavuşoğlu’na dönelim:

“Yaptığı ya da yapmadığı haber nedeniyle gazetecilerin tutuklandığı, sosyal medya hesaplarının kapatıldığı, gazetecinin açlıkla boğuştuğu bir ülkede demokrasiden de söz edilemez. Gazetecilik halktan yanadır. İşçinin hakkı gasp edilirken, emekçinin direnişi bastırılırken, kadınlar şiddete uğrarken, gençler geleceksizliğe mahkûm edilirken, yoksulluk büyürken ve kamu kaynakları sermayeye aktarılırken bunları görünür kılmak gazeteciliğin kamusal sorumluluğudur. Gazeteci, halkın bilmesi gerekeni açığa çıkarmakla yükümlüdür; iktidarın bilinmesini istemediğini gizlemekle değil. Gazetecilik siyasi iradenin, sermayenin sesi olamaz! İktidarın ya da siyasi erkin çıkarlarını halkın çıkarları gibi sunan, patronların ekonomik gücünü gerçeğin önüne koyan, siyasi iktidara yakın olmayı mesleki güvencenin teminatı sayan anlayış gazetecilik değil, iktidar ilişkilerinin yeniden üretimidir. Evrensel ilkeler yerine günün siyasal ilkelerine yaslananlar bilmelidir ki, o günün siyasal ‘ilkeleri’ elbet bir gün yok olacaktır. Bugün bedel ödeyen gazeteciler; iktidarın hoşuna gitmeyen sorular sordukları, kamu kaynaklarının nasıl harcandığını araştırdıkları, yolsuzluk iddialarını haberleştirdikleri, işçilerin direnişini, kadınların hak arayışını, ezilenlerin sesini duyurdukları için hedef alınıyor. Kimi gözaltına alınıyor, kimi tutuklanıyor, kimi ev hapsine mahkûm ediliyor; kimi işini, gelirini ve mesleğini sürdürme olanağını kaybediyor. Gazeteciler yalnızca bir haber uğruna bedel ödemiyor. Halkın gerçekleri öğrenme hakkı, kamu gücünün denetlenmesi ve toplumun kendi geleceği hakkında özgürce karar verebilmesi için bedel ödüyorlar. Bu nedenle gazetecilere yönelen baskı, aynı zamanda toplumun gerçeğe ulaşma hakkına yönelmiş bir saldırıdır” …

Birgün Gazetesi yazarı İsmail Arı, RTÜK eski başkanının şikâyeti ile içeri girdi. Murat Ağırel ise yapmadığı, yayınlamadığı haber yüzünden. Ya Bursa’dan değerli kardeşim Ozan Kaplanoğlu; o da pisipisine hapiste yatanlardan oldu maalesef. Tayfun Çavuşoğlu, fıkra gibi gerçeği kamuoyuna bir kez daha açıklayarak Ozan Kaplanoğlu’na destek çıktı.

“Buradan Bursa’ya, haberin ve hakikatin peşindeki bir yüreğe selam yolluyoruz! Bursalı gazeteci kardeşimiz Ozan Kaplanoğlu’na selam olsun! Ozan bugün cezaevinde… Peki neden? Çünkü bir haber yaptı. Çünkü gazetecilik yaptı! Bakın, şaka değil, fıkra değil, acı bir gerçek! Konuşmayı yapan serbest… Mahkeme karar verdi, suç unsuru yok dedi ve konuşmacı beraat etti. Ama o sözleri haber yapan Ozan parmaklıklar arkasında! Suç oluşturmayan bir açıklamanın haberini yapmak, suç sayıldı! Adalet bunun neresinde? Hukuk bunun neresinde? Bu günler geçecek! Bu karanlık dağılacak! Hiç kimse enseyi karartmasın! Demokrasi kazanacak, hakikat kazanacak, gazetecilik kazanacak!”

   En az 53 gazeteci hakkında soruşturma, 67 gözaltı işlemi, 19 tutuklama. İki gazeteciye ev hapsi, 26 gazeteciye başka adli kontrol tedbirleri uygulanmış. Aynı dönemde 224 ceza davasında 300’ün üzerinde gazeteci yargılanmış. Bu sayılar, haber için harcanması gereken zamanın savunma hazırlıklarıyla nasıl tüketildiğini anlatıyor.

TGC Başkanı Vahap Munyar’da, tutuklamalar ve erişim engellerinin yanında düşük ücretleri, sendikasızlığı ve Basın İş Kanunu dışında çalıştırılmayı gündeme getirmişti. Yani gazetecinin özgürlüğüyle, emeğinin güvencesi aynı kuşatma altında.

Tayfun Çavuşoğlu, son temenni ve çağrıyı da dillendirdi. ““Unutmayacağız… Özgür basın yoksa özgür toplum yoktur! Tutuklu meslektaşlarımızı serbest bırakın. Haberin üzerindeki yargı sopasını geri çekin. Medyada kayyım uygulamalarına son verin. Hukuksuz erişim uygulamalarını sonlandırın. Kamu ilanlarını, adil ve eşit dağıtın. Anayasamızla güvence altına alınmış olan basın özgürlüğünü ortadan kaldıran saldırılardan vazgeçin.”

  Bunları gerçekten umursayan var mı?

   Bursa Barosu Başkanı Yener Poroy ve Yeni Parti Bursa Milletvekili Hasan Öztürk’te konuşmalarıyla bizlere destek verdiler. Bursa Barosunun ve hiç olmazsa Yeni Partili bir vekilin yanımızda olması da iyidir. Bir gün kura çekerler ve bana da çıkabilir!

   2012 yılında yayınlanan “Türkiye’de İktidarların Kılıcı Sansür Kitabı” geliyor aklıma. Vedat Yenerer bu kitabında AKP’nin sansürde Osmanlı’yı takip ettiğini ifade ederek, detaylı açıklamalarda bulunuyor. İkinci Abdülhamit döneminde, 120 kelimenin yayınlanması yasaklanmıştı. Bunların içinde ‘Burun’ kelimesi de bulunuyordu. Çetin Altan’ın 1977 Taksim olayları sonrasında, “Bugün Canım Yazmak İstemiyor” ile biten yazısını da hatırlıyorum. Gazetelerde bazı makalelerin ve haber yerlerinin boş çıktığını da biliyorum. Osmanlı’dan günümüze, gazeteler, kitaplar hatta sinema filmleri bile yasaklanmış bu ülkede. Absürt olanı da şu; araya parça giren yıllarda sosyal içerikli filmlere yasak getirilirken, porno filmlerin her yerde oynamış olması. Ekrem Hayri Peker’in Bursa Sinemaları kitabını okuyunca daha geniş bilgi verebilirim. Ama tezatlar bitmiyor. Bu tezatlara Gemlik sinemacılık tarihini yazmakta olan Murat Çengeltaş’ta değinir umarım. Bugünde, halk yolsuzluklarla, fonlarla soyulup, perişan hale gelirken, yağdanlık basına gazeteci, muhaliflere hain gözüyle bakılıyor.

   Türkiye’de işimiz gerçekten zor. Örneğin halkı kin ve nefrete sürüklemek suçu her eleştiri de başa gelebilir. Örneğin, yürütmenin başı olan Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kötü yönetimini Ak Parti Genel Başkanı olarak eleştirdiğinizde, Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ya da, Murat Ağırel, Ozan Kaplanoğlu örneğinde olduğu gibi, yazdığınız haberde röportaj yaptığınız kişi beraat ederken siz hapse girebilir, yazmadığınız haber yüzünden de içeri tıkılabilirsiniz.

   Can Topaktaş, Çağla Şahin, Kemal Cankaya, Dursun Eroğlu, Banu Demirağ, Sevinç Feyzioğlu ve değerli iki akademisyen ile buluşup bir çay ocağına oturuyoruz. Eski gazetecilerden Ece Sarı ve değerli eşi de geliyor yanımıza. Her şeye rağmen kalabalık bizi mutlu etmişti, bunu söylüyoruz birbirimize.

   Söylemediğimiz ise; Türkiye’nin ikinci Babıali’si Bursa’dan buraya katılan, kalabalıktaki gazeteci sayısıydı… Oysa “Gazetecilerin özgürlüğünü savunmak, kendi hayatımız hakkında söz söyleme hakkımızı da savunmaktır. Çünkü sorulamayan her sorunun, yazılamayan her haberin bedelini eninde sonunda toplum ödüyordu.”

Kemal Cankaya, sosyal medya hesabında bu günün fotoğraflarını paylaşıp, benimle aynı görüşteki duygularını paylaşmış. Ve altına da, dünyanın en ileri zekâlı gerisi birisi; “Gazetecilik arkasına sığınarak suç işleyenler bir bir içeri tıkılıyor. Hukuk gereği. Olay bu. Yeni Türkiye var artık. Alışın” demiş… En büyük sorun da bu zaten. Bunlardan çok oluşu… Türkiye’de dünyanın en ileri zekâlı gerisi enflasyonu var!

Alışamıyoruz kardeşim. Alışmayacağız da… Gördüğünüz gibi 50 kişi de kalsak, bıkmadan yazacağız da.

İkişer çay içip, sohbet ediyoruz. Çay paralarını Can Topaktaş ve Kemal Cankaya ödüyor. Zaten cep delik cepken delik. Kafamda Aldırma Gönül Aldırma şarkısı, dilimde Orhan Veli Kanık ilez otobüse atlayıp dönüyorum eve…

Allahtan çay var. Bir demli fincan çay alıp, bir sigara yakıp, balkonumda günün özetini de düşünürken, Edip Akbayram şarkısına girmeyen, Sabahattin Ali dizelerini düşünüyorum.

“Görmek istersen denizi/ Yukarı çevir yüzünü/ deniz gibidir gökyüzü/ Aldırma Gönül Aldırma!…”

Belki şarkı bitip, şiir tükenene kadar bu karanlık günlerde geçer diyorum sonra…

Ülke tarihinin en karanlık döneminden geçerken ve basın öne eğilirken, çay içip, sigara tüttürüp, şarkı dinleyip, şiir düşleyip, dertleşmek için de yazmazsan ne eylersin ki zaten!

Tayfun Çavuşoğlu’nun sözlerinin gerçek olması adına dua geçiyor içimden. “Bu günler geçecek! Bu karanlık dağılacak! Hiç kimse enseyi karartmasın! Demokrasi kazanacak, hakikat kazanacak, gazetecilik kazanacak!”

   O günler gelsin artık!… Basın öne eğilirken, ülke gidiyor çünkü… 

   Henüz farkında olmayanlara gelsin bu yazı…

  

 

 

 

 

 

 

  

  

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Son Yazıları
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Murat Cengeltas dedi ki:

    Yine döktürmüşsün.
    Sen bu işin duayenisin.
    Tebrikler.