Erol Erkılınç Yazdı; “Gençler Sorun Değil, Sorunlarımızın Aynasıdır”
Bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca ekonomik büyüme rakamlarına, yapılan yollara, köprülere ve büyük binalara bakmayın. O ülkenin gençlerinin gözlerine bakın.
Gençler umutla mı konuşuyor, kaygıyla mı? Yaşadıkları ülkede bir gelecek kurmak mı istiyorlar, yoksa ilk fırsatta gitmenin yollarını mı arıyorlar? Okudukları bölümün kendilerine bir yaşam sunacağına inanıyorlar mı? Çalışarak, üreterek ve dürüst kalarak bir yere gelebileceklerini düşünüyorlar mı?
Bu sorulara verilen cevaplar, bir ülkenin gerçek durumunu bütün resmî açıklamalardan daha açık biçimde gösterir.
Bugün ülkemizde gençlik üzerine konuşulurken çoğunlukla gençlerin davranışları tartışılıyor. Gençlerin kitap okumadığından, çok fazla telefon kullandığından, sabırsız olduğundan, geleneklerden uzaklaştığından ve kolay yoldan para kazanmak istediğinden söz ediliyor.
Fakat gençlere sürekli neyi yanlış yaptıklarını söyleyenler, onların nasıl bir ülkede yaşamaya çalıştığını yeterince sorgulamıyor.
Diploma var, gelecek yok
Çocuklarımız daha ilkokul sıralarından başlayarak sınavdan sınava koşturuluyor. İyi bir lise, iyi bir üniversite ve iyi bir meslek kazanırlarsa hayatlarının kurtulacağı anlatılıyor. Aileler ekonomik imkânlarını zorluyor; gençler yıllarını dershanelerde, kurslarda ve sınav salonlarında geçiriyor. Ancak üniversiteden mezun olduklarında karşılarında bambaşka bir gerçek buluyorlar.
Diploma sahibi olmak artık bir iş sahibi olmak anlamına gelmiyor. Birçok genç, eğitimini aldığı meslekle ilgisi bulunmayan işlerde düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Bazıları yıllarca iş arıyor, bazıları yeniden sınavlara hazırlanıyor, bazıları ise daha çalışma hayatına başlamadan kendisini yenilmiş hissediyor.
[TÜİK’in 2025 yılı gençlik istatistiklerine](https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58017/metadata) göre 15-24 yaş grubundaki gençlerde işsizlik oranı yüzde 15,3’tür. Daha düşündürücü olanı, gençlerin yüzde 23,3’ünün ne eğitimde ne de istihdamda bulunmasıdır. Bu oran genç kadınlarda yüzde 30,9’a kadar yükselmektedir. Başka bir ifadeyle ülkemizde neredeyse her dört gençten biri okulda da iş hayatında da yer alamamaktadır. Gelinen noktada Tuik’in durumunu ele aldığımızda bu rakamları rahatlıkla ikiye katlamanın hiçbir hesabı şaşırtmayacağı gerçeğini de göz ününe aldığımızda vay gençlerimizin/ülkemizin haline…
Bu yalnızca ekonomik bir veri değildir. Her rakamın arkasında bekleyen, ertelenen, ailesine bağımlı yaşamak zorunda kalan ve kendisini topluma yük gibi hissetmeye başlayan bir insan vardır.
Gençler iş değil, torpil aramak zorunda bırakılıyor
Bir genç için işsiz kalmak kadar yıkıcı olan başka bir durum daha vardır: Hakkıyla bir yere gelemeyeceğine inanmak.
Eğitimli, çalışkan ve yetenekli bir genç; işe alınırken bilgisinin, emeğinin ve başarısının değil, tanıdığının, siyasi yakınlığının ya da referansının etkili olduğunu düşünüyorsa orada yalnızca çalışma hayatı değil, adalet duygusu da zarar görür.
Gençlerin en büyük beklentilerinden biri ayrıcalık değil, eşitliktir. Kimsenin önünde eğilmeden, birilerine minnet etmek zorunda kalmadan, yalnızca emeğiyle yaşayabilmek istemektedirler.
Fakat liyakatin yerini sadakat, sınavın yerini tartışmalı mülakatlar, emeğin yerini tanıdık ilişkileri aldığında gençlere verilen mesaj açıktır: “Ne kadar çalıştığından çok, kimi tanıdığın önemlidir.”
Bu anlayış gençleri yalnızca işsiz bırakmaz; onları ülkelerine, kurumlara ve toplumsal adalete olan inançlarından da uzaklaştırır.
Bir ev ve sıradan bir hayat bile hayale dönüştü. Geçmiş kuşakların olağan kabul ettiği pek çok şey bugünün gençleri için ulaşılması güç bir hayale dönüşmüş durumda.
Bir iş bulmak, aldığı ücretle geçinebilmek, ailesinden ayrı bir evde yaşayabilmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak veya geleceği için küçük de olsa para biriktirmek gençlerin önemli bir bölümü açısından giderek zorlaşıyor.
Barınma giderleri, yüksek kiralar, ulaşım ve beslenme masrafları özellikle öğrencileri ve çalışma hayatına yeni başlayan gençleri ağır biçimde etkiliyor. Gençler, gençliklerini yaşamak yerine ay sonunu nasıl getireceklerini düşünmek zorunda kalıyor.
Sonra da bu gençlere “Neden evlenmiyorsunuz?”, “Neden çocuk sahibi olmuyorsunuz?” veya “Neden sorumluluk almıyorsunuz?” diye soruluyor. Oysa güvenli bir işi, düzenli bir geliri ve yaşayabileceği bir evi olmayan insandan hayat kurmasını istemek, ona yüzme öğretmeden denize atlamasını söylemeye benzer. Dijital dünyanın içine sığınan gençlik Telefon, bilgisayar ve sosyal medya gençlerin hayatında gereğinden fazla yer tutuyor olabilir. Ancak bunun nedenlerini yalnızca gençlerde aramak haksızlık olur.
Kentlerde ücretsiz spor alanları, kütüphaneler, kültür merkezleri ve gençlerin bir araya gelebileceği güvenli sosyal mekânlar yeterli değilse; bir sinemaya, konsere ya da kafeye gitmek bile ciddi bir harcamaya dönüşmüşse gençlerin önemli bir bölümü doğal olarak ekranların içine çekilecektir.
Dijital dünya gençler için hem bir özgürlük alanı hem de büyük bir kuşatmadır. Bir taraftan bilgiye ulaşmalarını ve dünyayla bağlantı kurmalarını sağlarken diğer taraftan onları tüketim kültürünün, kolay para vaatlerinin, yasa dışı bahis ağlarının, siber zorbalığın ve sürekli başkalarıyla karşılaştırılmanın içine sürüklemektedir.
Her gün başkalarının gösterişli hayatlarını izleyen fakat kendi hayatında en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan bir gencin kendisini değersiz hissetmesi şaşırtıcı değildir. Bu nedenle gençlerin ruhsal sorunlarını “şımarıklık” veya “zayıflık” olarak görmek yerine, içinde yaşadıkları ekonomik ve toplumsal koşullarla birlikte değerlendirmek gerekir. Gitmek isteyen gençleri suçlamak kolaydır
Bugün birçok eğitimli genç geleceğini başka ülkelerde aramak istiyor. Bu gençleri vatanını sevmemekle suçlamak kolaydır. Asıl zor olan, onları gitmeyi düşünmeye iten nedenlerle yüzleşmektir. Gençler yalnızca daha yüksek ücret için gitmiyor. Bilgilerine değer verilen, hukukun işlediği, düşüncelerini özgürce ifade edebildikleri ve yarınlarını öngörebildikleri bir hayat arıyorlar. [TÜİK’in yükseköğretim beyin göçü verileri](https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54053/metadata), göçün özellikle bilişim, mühendislik ve temel bilimler gibi nitelikli alanlarda yoğunlaştığını gösteriyor. Moleküler biyoloji ve genetik mezunlarında beyin göçü oranı yüzde 15’e kadar çıkıyor.
Bir ülkenin yetiştirmek için yıllarca emek ve kaynak harcadığı gençleri başka ülkelere göndermesi yalnızca nüfus kaybı değildir. Bilginin, üretimin, yaratıcılığın ve geleceğin kaybedilmesidir. Gençlere “Gitmeyin” demek yeterli değildir. Onlara kalabilecekleri adil, özgür ve güvenli bir ülke sunmak gerekir. Gençlerin adına değil, gençlerle birlikte konuşmalıyız. Gençler çoğu zaman yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanıyor. Siyasetçiler gençlerin oylarını istiyor; fakat onların karar süreçlerine gerçek anlamda katılmalarına yeterince alan açılmıyor. Oysa gençlerin yalnızca dinlenmeye değil, karar vermeye de hakkı vardır.
Üniversitelerde, belediyelerde, meslek örgütlerinde, sendikalarda, siyasi partilerde ve sivil toplum kuruluşlarında gençlerin söz sahibi olabileceği mekanizmalar oluşturulmalıdır. Gençlerin eleştirileri tehdit olarak değil, toplumu yenileyen bir imkân olarak görülmelidir. Çünkü itiraz eden genç tehlikeli değildir. Asıl tehlike, artık hiçbir şeyin değişeceğine inanmayan, konuşmaktan ve mücadele etmekten vazgeçmiş gençliktir. Gençlere nasihat değil, imkân vermeliyiz. Gençlik sorunlarını çözmenin yolu birkaç proje açıklamak veya belirli günlerde gençlere yönelik güzel sözler söylemek değildir.
Eğitim sistemi ezberden ve sınav baskısından kurtarılmalı; gençlere düşünme, sorgulama ve yeteneklerini geliştirme imkânı verilmelidir. İşe alımlarda liyakat ve şeffaflık güvence altına alınmalıdır. Öğrenciler için nitelikli ve ulaşılabilir barınma olanakları artırılmalıdır. Gençlerin ilk iş deneyimini kazanabilmesi için güvenceli ve ücretli programlar oluşturulmalıdır. Kültür, sanat ve spor yalnızca ekonomik imkânı bulunan gençlerin ulaşabildiği ayrıcalıklar olmaktan çıkarılmalıdır. Genç kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılmasını engelleyen eşitsizliklerle özel olarak mücadele edilmelidir. Psikolojik destek hizmetleri ücretsiz ve kolay ulaşılabilir hâle getirilmelidir. En önemlisi, gençlerin adalete olan inancı yeniden kurulmalıdır. Gençlere sürekli “Siz bizim geleceğimizsiniz” diyoruz. Oysa onları yalnızca geleceğe ait insanlar gibi görmek de bir çeşit ertelemedir.
Gençler bu ülkenin yalnızca yarını değil, bugünüdür. Onlara susmalarını, sabretmelerini ve sıralarını beklemelerini söylemek yerine sözlerini dinlemeliyiz. Hayallerini küçümsememeli, eleştirilerini bastırmamalı ve farklılıklarından korkmamalıyız. Çünkü gençliğini kaybeden bir ülke yalnızca geleceğini değil; umudunu, dinamizmini ve değişebilme gücünü de kaybeder.
Sorun gençlerde değildir.
Sorun, gençlerden umutlu olmalarını isterken onlara umut verecek bir düzen kuramamış olmamızdadır.